Genel olarak “idarenin hukuki(mali) sorumluluğu”  kavramı idarenin bireylere ya da topluluklara verdiği zararlardan mali bakımdan sorumlu olmasını ifade etmektedir. İdarenin sorumluluğu iki ana kategoride incelenmektedir. Bunlar kusurlu sorumluluk (hizmet kusuru ve görev kusuru) ve kusursuz sorumluluk olarak belirlenmiştir. İdarenin kusurlu veya kusursuz sorumluluk halleri Anayasa’nın 2.maddesinde öngörülen “sosyal hukuk devleti ilkesi”nin bir yansımasıdır.

İdarenin faaliyetleri sadece kamu hukuku alanında cereyan etmemektedir. İdarenin özel hukuk kişisi gibi hareket ettiği hallerde özel hukuk kuralları çerçevesinde sorumluluğu, kamu gücü ve ayrıcalıklarını kullanarak kamu hukuku alanında faaliyette bulunmak suretiyle tesis etmiş olduğu idari eylem ve işlemler sonucunda ise kamu hukuku kurallarına göre sorumluluğu gündeme gelmektedir. İdarenin kusursuz sorumluluğu ise kamu hukukundan doğan sorumluluğunun bir uzantısıdır.

İDARENİN KUSURSUZ SORUMLULUĞU:

İdarenin kusursuz sorumluluğunu anlayabilmek için öncelikle kusur sorumluluğu kavramına değinmek gerekmektedir. Bu kapsamda idarenin hukuka aykırı bir eylem veya işlemle zarar verdiği bir kişinin zararını tazmin etme yükümlülüğüne ’idarenin kusurlu sorumluluğu’ denmektedir. İdarenin kusur sorumluluğuna ‘hizmet kusuru’ adı verilmektedir. İdarenin hizmet kusurunda idarenin verdiği zararların karşılanabilmesi için idarenin kusurunun kanıtlanması gerekmektedir. Kusur sorumluluğu, yasaya göre idarenin tek sorumluluk halidir. Bununla birlikte idarenin kusursuz sorumluluğu ise idarenin herhangi bir eylemi yokken, ortaya çıkan zarar ile idare arasında illiyet bağının kurulması halinde ortaya çıkan zarardan idarenin sorumlu olabilmesidir.

Öncelikli olarak belirtmek gerekir ki idarenin asli ve birincil nitelikte olan sorumluluğu kusur sorumluluğudur. Bununla birlikte idarenin yardımcı ve ikincil nitelik taşıyan sorumluluk türü ise idarenin kusursuz sorumluluğudur. İdare Hukuku’nda kusursuz sorumluluk esasının hizmet kusuru esasına göre tali bir nitelik arz etmesi hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Hizmet kusuru, idarenin sorumluluğu açısından birinci derecede önemli bir kavram olduğundan idarenin öncelikle hizmet kusurunun mevcut olup olmadığının araştırılması eğer mevcut değilse, kusursuz sorumluluk esasına göre sorumlu tutulup tutulamayacağının her somut olayda ayrıntılı şekilde incelenmesi gerekmektedir. İdarenin kusursuz sorumluluğu yalnızca idarenin “kusursuz olması” veya “kusurunun ispat edilememesi” hâlinde gündeme gelen bir sorumluluk türüdür. Zira idarenin hizmet kusurunun saptanabileceği hallerde kusursuz sorumluluk esasına göre sorumlu tutulması rücu müessesesini anlamsız kılacaktır.

Anayasanın 125.maddesinde ’İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.‘  şeklinde hüküm tesis edilmek suretiyle idarenin sorumluluğunun belirlenmesinde yalnızca zarar sonucunun doğumuna değinilerek kusur şartı aranmamıştır. Söz konusu madde yalnızca idarenin yapmış olduğu eylem ve işlemlerden doğan zararları karşılayacağını belirtilmek suretiyle idarenin kusursuz sorumluluğunu gündeme getirmektedir. Bu kapsamda idarenin kusursuz sorumluluğu hakkında kanunlarla getirilmiş bir düzenleme olmadığından söz konusu konu hakkındaki boşluk AY(mad125)’teki hüküm göz önünde bulundurularak yargı içtihatları ile doldurulmaktadır. Yargı içtihatları ile yerleşen hususlar ışığında idarenin herhangi bir kusuru olmasa dahi bazı toplumsal olaylardan kaynaklanan zararlar sonucunda idarenin sorumluluğu gündeme gelmektedir. Buna sosyal risk ilkesi adı verilmektedir. Danıştay’ın yerleşmiş içtihatlarında sosyal risk ilkesinin, Anayasanın öngördüğü sosyal hukuk devleti anlayışına uygun olarak ve bu temel üzerinden, kollektif sorumluluk anlayışı çerçevesinde geliştirildiğine vurgu yapılmaktadır. Bununla birlikte sosyal risk ilkesinin, toplumun içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanan, idarenin faaliyet alanında meydana gelmekle birlikte, yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmayan, toplumsal nitelikli riskin gerçekleşmesi sonucu oluşan, salt toplumun bireyi olunması nedeniyle uğranılan özel ve olağandışı zararların da topluma pay edilerek giderilmesi amaçlayan bir ilke olduğu hususuna değinilmektedir.

(Bkz: Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu E.2015/2933, Danıştay İdari Dava Daireleri E.2015/2933)

Kusursuz sorumluluk genel olarak “risk ilkesi” ve “kamu külfetleri karşısında eşitliğin bozulması” ilkeleri olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Risk ilkesi, idarenin herhangi bir kusuru bulunmamasına rağmen yürüttüğü tehlikeli faaliyetler sırasında ve kullandığı tehlikeli araçlar dolayısıyla oluşan zararları tazmin etmek zorunda olmasıdır. Kamu külfetleri karşısında eşitliğin bozulması ilkesi ise, idarenin yürüttüğü hukuka uygun ve kamuya yararlı faaliyetler sırasında bazı insanların özel ve anormal külfetlere maruz kalmaları durumunda, kusuru bulunmasa dahi idarenin meydana gelen zarardan sorumlu tutulmasını konu alır. İdarenin kusursuz sorumluluğunun söz konusu olduğu hallerde öncelikli olarak risk sorumluluğunun varlığının araştırılması gerekli olup, risk sorumluluğunun yokluğu halinde kamu külfetleri karşısında eşitliğin bozulmasından dolayı sorumluluk hallinin uygulanması gerekmektedir.

İdarenin Kusursuz Sorumluluğunda İlliyet Bağının Yeri:

İdarenin hukuki sorumluluğundan bahsedebilmek için; hem kusur hem de kusursuz sorumluluk hallerinde olması gereken öncelikli husus idarenin eylem veya işlemi ve zarar arasında illiyet bağının kurulmasıdır. İdarenin kusursuz sorumluluğunda kusur unsuru aranmadığından illiyet bağının yeri fazlasıyla önem arz etmektedir. Burada aranan bağ doğrudan illiyet(uygun illiyet) bağıdır. Yani birden fazla sebep mevcutsa; hangi sebebin tek başına zarar sonucu doğurmaya elverişli olduğuna bakılması gerekmektedir. İlliyet bağının sonucu doğurmaya elverişli olup olmadığı hususunda ise hakimin takdir yetkisi bulunmaktadır. İdarenin eylem veya işlemiyle ile zarar arasındaki illiyet bağının kesilmesi durumunda sorumluluk da aynı ölçüde azalır veya ortadan kalkar.

İdare Borçlar Hukuku öznelerine kıyasla kamu gücü ve ayrıcalıklarıyla donatılmış olmakla birlikte kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla yapmak veya önlemek zorunda olduğu görev ve yetkilere sahiptir. İdare Hukuku’ndaki kusur özel hukukta olduğu gibi kişisel ve sübjektif değil, anonim ve objektiftir. Bu kapsamda illiyet bağındaki bağlantı da bir failin eylemi ile zarar arasındaki sübjektif ilişkide değil, kamu hizmetiyle zarar arasındadır. İdare Hukuku’nda idarenin görev ve yetkilerinin geniş olması nedeniyle sorumluluğu da geniş değerlendirilmelidir. İdarenin doğrudan bir eylemi olmasa dahi ihmali olarak yükümlülüklerini yerine getirmediği veya faaliyetiyle ilişkili bir zarar meydana geldiği takdirde yürüttüğü kamu hizmetinden kaynaklı olarak sorumluluğu gündeme gelmektedir. Tüm bunlar kümülatif olarak değerlendirildiğinde idarenin kusursuz sorumluluğuna gidebilmek için özel hukukta kabul edilen ‘uygun illiyet bağı’nın ötesinde, daha dolaylı bir illiyet bağının olması yeterlidir. Aksi takdirdeki bir anlayış sosyal devlet ilkesine tamamen aykırı bir sonuç doğurmaktadır.

(Bkz: http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2017-133-1698 Çiğdem Server)

Sosyal Risk İlkesi:

Sosyal risk ilkesi toplumsal kökenli olarak doğan zararların sosyalleştirilmesi, yani kitle hareketlerinin meydana getirdiği toplumsal kargaşa ve saldırıların yol açtığı zararların bir arada yaşamanın kaçınılmaz sonuçlarından olması nedeniyle meydana gelen zararların, oluşumunda hiçbir kusuru ve katkısı olmayan kişilerin omuzlarında bırakılmasını önlemek amacıyla idarenin kusurlu davranışı olmamasına rağmen idarenin sorumlu tutulması gerekliliği sebebiyle kusursuz sorumluluk ilkesinin genişletilmesi sonucunca doğmuş bir ilkedir. İdarenin yürüttüğü faaliyetlerle ilgili olup önlemesi gereken ancak önleyemediği bazı zararlardan kusuru olmasa bile sorumlu tutulması anlamına gelmektedir. Sosyal risk ilkesi savaş, terör, kitlesel hareketler sonucu ortaya çıkan zararlarda, kusurun ispatlanması ve zarara neden olan failin tespit edilerek zararı tazmin etmesi ihtimalinin düşüklüğü nedeniyle kusur aranmasının adalete aykırı sonuçlar doğuracağından bahisle kabul edilmiştir. Bu zararları diğer zararlardan ayıran ilk özellik; zararın toplumsal nitelikte oluşudur.  Sözü edilen zararı doğuran eylem aktif olarak idarenin değildir. Bir diğer özellik ise idarenin bu zararı önlemek konusundaki pozitif yükümlülüklerini ihlal ettiğine, yani bu zararı önleyebilecekken önlemediğine ilişkin herhangi bir kanıt bulunmaması gerekliliğidir.  Ancak idarenin ihmali bir eylemi sonucunda zararın meydana geldiği ispatlanabiliyorsa idarenin hizmet kusuruna dayalı kusur sorumluluğuna gidilmesi gerekmektedir.

Kural olarak idarenin kusursuz sorumluluğu yürüttüğü hizmetin doğrudan sonucu olan nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olduğu sınırlı bir sorumluluktur. Ancak bunun istisnası olarak idarenin faaliyet alanıyla ilgili olarak önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bir takım zararlardan nedensellik bağı olmasa dahi sorumlu olacağı kabul edilmiştir. Bu kapsamda kollektif sorumluluk anlayışına dayalı sosyal risk adı verilen ilke yargı içtihatları ile benimsenmiştir. Burada üzerinde durulması gereken husus kollektif sorumluluk esasına dayalı sosyal risk ilkesinin geçerli olabilmesi için zararın topluma paylaştırılabilecek nitelikte olması gerekliliğidir. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 20/03/2017 tarihli, 2015/265 esas ve 2017/1271 karar numaralı kararında değinilmiş olan terör olayları nedeniyle zarara uğrayan kişilerin, kendi kusur ve eylemleri sonucu değil, toplumun bireyi olmaları nedeniyle uğradıkları zararların, terör olaylarını önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemeyen idare tarafından sosyal risk ilkesine göre topluma pay edilmesi suretiyle tazmin edilmesi yönünde karar verilmiştir.

(Bkz: http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2017-133-1698 Çiğdem Server)

Bununla birlikte Danıştay’ın sosyal risk ilkesi kapsamında illiyet bağına ilişkin yerleşik kararlarına bakıldığında “…nedensellik bağı idarenin tazmin sorumluluğunun mutlak koşulu da değildir. İdarenin faaliyet alanıyla ilgili, önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bir takım zararları da, nedensellik bağı aranmadan “sosyal risk” ilkesi gereğince tazmini gerekmektedir.” şeklinde hüküm tesis ettiği görülmektedir. Bu kararlar ışığında illiyet bağı kurulabilen durumlarda sosyal risk ilkesinin söz konusu olmayacağı sonucu ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte bilimsel ve yargısal içtihatlarla geliştirilen sosyal risk ilkesi ile toplumun içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanan, idarenin faaliyet alanında meydana gelmekle birlikte, yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmayan, toplumsal nitelikli riskin gerçekleşmesi sonucu oluşan, salt toplumun bireyi olunması nedeniyle uğranılan özel ve olağandışı zararların da topluma pay edilerek giderilmesi amaçlandığı yönünde hüküm tesis edilmektedir.

(Bkz: Danıştay 10.Daire E.2001/4795, K.2003/696, T.25/02/2003, Danıştay 10.Daire E.2011/291, K.2015/2260, T.13/05/2015)

Kamu Külfetlerinde Eşitlik İlkesi:

Kamu külfetleri karşısında eşitlik ilkesi, menfaatinden bütün toplumun yararlanacağı bir kamu hizmeti sırasında meydana gelen zararın birey üstünde bırakılmayarak tüm topluma paylaştırılmasıdır. İdarenin hukuka uygun işlemlerinden dolayı meydana gelen zararın karşılanmasına yönelik bir ilkedir. Örneğin, köprü yapımı nedeniyle yol düzeyinden aşağıda kalan binanın sahibine, uğradığı zarar nedeniyle kamu külfetleri karşısında eşitlik ilkesi gereğince tazminat ödenmelidir. Çünkü böyle bir durumda, kurulacak köprüden bütün toplum yararlanırken zarara sadece binası yol düzeyinden aşağıda kalacak olan vatandaş katlanmaktadır. İdarenin iş bu eyleminden doğan külfete yalnızca binası yol düzeyinde kalacak vatandaşın katlanması sosyal devlet ilkesine aykırı olacağından, idarece kamu külfetlerinde eşitlik ilkesi gereğince tazmini gerekmektedir.

Nitekim Danıştay’ın konuya ilişkin yerleşmiş kararlarında kamu külfetlerinde eşitlik ilkesiyle ilgili olarak ‘…Kusursuz sorumluluk sebeplerinden olan “kamu külfetleri karşısında eşitlik” ya da diğer adıyla “fedakârlığın denkleştirilmesi” ilkesi, nimetlerinden tüm toplum tarafından yararlanılan idarenin eylem ve işlemlerinden doğan külfetlerin, sadece belli kişi veya kişilerin üstünde kalması durumunda, bu kişi veya kişilerin uğradığı zararların, kusuru olmasa dahi idarece, tazminini öngörmektedir. Risk sorumluluğundan farklı olarak burada, kazalardan kaynaklanmayan, diğer bir deyişle arızi nitelikte olmayan, önceden öngörülebilen zararların tazmini söz konusudur. İdari faaliyetin doğal sonucu olan bu zarar, etki alanı bakımından sınırlı, özel ve olağan dışı nitelik arz etmektedir…’ şeklinde hüküm tesis edilmiştir.

(Bkz: Danıştay 10.Dairesi E.2012/2512 K.2015/4746 T.4/11/2015, Danıştay 10.Dairesi E.2014/5034    K.2017/2518 T.22/5/2017, Danıştay 10.Dairesi E.2013/6827 K.2016/1402 T.15/3/2016)

Stj Av. Melda TEKBIYIK/Ankara Barosu

Lütfen bizi takip edin ve beğenin:
error